Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, 18 Kasım’da Berlin’de ve 22 Kasım’da Londra’da düzenlenen halka açık iki önemli toplantıda, kapitalizmin küresel krizini ve Trump yönetiminin diktatörlüğe doğru gidişatını ele alan konuşmalar yaptı. Londra’daki konuşmasının tam metnini aşağıda yayımlıyoruz.
North, bu toplantılarda, işçilerin ve gençlerin sosyalist bilinçlerini geliştirmelerine yardımcı olacak çığır açıcı bir araç olan Sosyalizm AI’nın yakında kullanıma sunulacağını da duyurmuştu.
Lev Troçki, 1920’lerde ve 1930’larda, o dönemde yaşanan siyasi olaylar üzerine yazdığı en önemli makalelerinin başlığına bir soru işareti koymayı tercih etmişti. Bu makalelerin en bilinenleri şunlardı: tarihi Genel Grev’in patlak vermesinden sadece bir yıl önce, 1925’te yazılan “Britanya Nereye Gidiyor?”, yine 1925’te yazılan ve yeni Sovyet devletinin ekonomi politikalarıyla ilgili kritik konuları ele aldığı “Sosyalizme mi, Kapitalizme mi?” ve 1934’te, ülke yoğun bir sınıf çatışması dönemine girerken yazdığı “Fransa Nereye Gidiyor?”.
Bu akşamki konferans, “Amerika Nereye Gidiyor?” sorusunu soruyor. Sanırım çoğu insan, bu soru sorulduğunda, oldukça hızlı bir şekilde “Cehenneme,” diyebilir. Ve sadece mecazi anlamda söylenmişse, bu cevap haklı olur.
Benzer bir deyim daha var: “El sepetinde cehenneme doğru gitmek” —hızla ve kontrolsüz bir şekilde felakete doğru giden bir kriz durumunu ifade eder— ki da ABD’nin durumunu tanımlar.
Bu konferansa hazırlanırken siyasi krizin hızına ayak uydurmakta zorlandım.
Perşembe günü Donald Trump, Demokratik Partili senatörlere ve Kongre üyelerine bir dizi suçlamada bulundu; onları vatana ihanetle itham ederek “ölüm cezası” ile cezalandırılmalarını istedi. Bu açıklamaları, Demokrat meclis üyelerinin bir video çağrısı üzerine yaptı. Bu videoda Demokratlar, orduya, anayasaya saygı gösterme ve onu koruma yeminlerini ihlal etmeye zorlayacak “yasa dışı emirleri reddetmeleri” çağrısında bulunmuştu.
Videoyu yayınlayan Demokratların çoğu ABD istihbarat kurumlarıyla uzun süredir bağlantılı oldukları için, uyarılarının Trump’ın anayasayı ortadan kaldırıp diktatörlük kurmak için orduyu kullanma planlarına ilişkin üst düzey bilgilere dayandığı varsayılmalıdır.
Video doğrudan orduya hitap ediyordu:
Şu anda büyük bir stres ve baskı altında olduğunuzu biliyoruz. Amerikalılar ordularına güveniyorlar ancak bu güven risk altında. …
Bu yönetim, üniformalı askerlerimizi ve istihbarat topluluğundaki profesyonellerimizi Amerikan vatandaşlarına karşı kışkırtıyor. Şu anda Anayasamıza yönelik tehditler sadece yurt dışından değil, buradan, yani yurt içinden de geliyor. Yasalarımız açık. Yasa dışı emirleri reddedebilirsiniz. Yasa dışı emirleri reddetmelisiniz. Hiç kimse yasaları veya Anayasamızı ihlal eden emirleri yerine getirmek zorunda değildir.
Bu tür bir dil, askeri darbe sırasında kuşatılmış sivil politikacılar tarafından kullanılır. Meclis üyelerinin videosu ve Trump’ın cevabı, şu anda yaşananların Amerikan demokrasisinin tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş bir kırılma yaşadığını doğrulamaktadır. Grotesk Donald Trump figürü bunun sadece yüzeysel bir tezahürüdür. Krizi, nedenlerini ve sonuçlarını anlamak için yüzeyin altına inmek ve onun daha derin ekonomik ve sosyal köklerini incelemek şarttır.
Ancak bu derinlemesine analizi yaparak ve Trump’ı ortaya çıktığı sosyal çevreyle, temsil ettiği sınıf çıkarlarıyla, kapitalist sistemin kriziyle, Amerikan toplumunun büyük çelişkileriyle ve ABD emperyalizminin karşı karşıya olduğu küresel zorluklarla ilişkilendirerek, ABD hükümetinin neden egemen seçkinler tarafından sosyopatik bir suçlunun eline teslim edildiğini açıklayabiliriz.
Marx’ın 1850 tarihli Fransa’da Sınıf Mücadeleleri adlı eserinde, Louis Philippe döneminde ülkeyi yöneten burjuva seçkinlerini anlattığı, haklı olarak ünlü bir pasaj vardır. Marx şöyle yazmıştır:
… özellikle de burjuva toplumunun doruklarında, sınır tanımaz, burjuvazinin yasalarıyla bile sürekli çatışma hâlinde olan sağlıksız ve ahlaksızca hırslar hüküm sürüyor; kumardan kazanılan zenginlik de, kendi tatminini, doğal olarak, hazzın crapuleux’ye {rezilliğe} dönüştüğü, paranın, pisliğin ve kanın birbirine karıştığı yerde arıyordu. Mali aristokrasi, zevkleriyle olduğu gibi kazanç sağlama tarzıyla da, lümpen proletaryanın burjuva toplumunun doruklarındaki yeniden doğumundan başka bir şey değildir. [Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850 (İstanbul: Yordam Kitap, 2016), s. 51. Almancadan çeviren: Erkin Özalp]
Marx hayatta olsaydı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki mevcut rejim hakkında şöyle yazabilirdi:
Wall Street oligarşisi ve onun şirketlerdeki müttefikleri, yasaları saptırıyor, hükümeti yönlendiriyor ve sosyal gerçekliği çarpıtan ve gizleyen yozlaşmış medya aracılığıyla kamuoyunu şekillendiriyor. Suç oluşturan dolandırıcılık, pek saklanamayan yolsuzluk ve kişisel servete olan çılgın takıntı, Beyaz Saray, Kongre, yargı ve şirket yönetim kurullarından prestijli akademik kalelere kadar elit kesimin her katmanını etkiliyor. Milyarlarca dolarlık servet, üretimden değil, spekülasyondan, borcun manipüle edilmesinden, sosyal kaynakların yağmalanmasından ve halkın yoksullaşmasından elde edilmektedir.
Oligarşinin doyumsuz açgözlülüğü ve kendini tatmin etme arzusu, sadece burjuva hukukuyla değil, aynı zamanda en temel ahlaki ilkelerle de çelişmektedir. Beyaz Saray ve Mar-a-Lago genelevinden milyonlarca dolarlık malikanelere kadar, sapkın ve talancı arzular kontrolsüz bir şekilde hüküm sürmektedir: Milyarderler ve yüksek mevkili politikacılar, Epstein gibi çocukları seks kölesi yapanların hizmetlerini memnuniyetle karşılamakta ve çaresizlerin acımasızca sömürülmesinden zevk almaktadır. Bu çevrelerde para, ahlaksızlık ve şiddet birbirinden ayrılamaz.
Trump’ın “iş bitirme sanatı”, kapitalist sınıfın hareket tarzının ta kendisidir ve her türlü şirket ve devlet suçunu kapsamaktadır: Gazze’ye yönelik soykırım saldırısında kullanılan uçak ve füzelerin satışından kâr edilmesi, Venezuela açıklarındaki uluslararası sularda kimliği belirsiz balıkçıların öldürülmesi, silahlı kuvvetlerin ABD şehirlerine yasa dışı konuşlandırılması, ICE ajanlarının tüm yasal hakları ihlal ederek göçmenleri yakalayıp ABD’den sınır dışı etmesi…
Sıradan insanlar sefalet ve kanla bedelini öderken, finans-şirket oligarşisi, iş faaliyetlerinde ve sefahat alemlerinde, suç ve sapkınlık içinde gösteriş yapan, kapitalist toplumun zirvesindeki süper mafyadan başka bir şey değildir.
Tam bir yıl önce, Kasım 2024’te Trump’ın ikinci kez seçilmesinin ardından, Dünya Sosyalist Web Sitesi, şu uyarıda bulunmuştu: Trump’ın diktatör gibi yönetme konusundaki yinelenen tehditleri, yalnızca kişisel kahramanı Adolf Hitler’i taklit etme arzusunun bir ifadesi değildir. Aksine, bu tehditler, Amerikan siyasetinin gerçek sınıfsal yapısına uygun biçimde yeniden yapılandırılmasını öngörüyordu. Servetin Amerikan toplumunun çok küçük bir kesiminde muazzam yoğunlaşması, geleneksel burjuva demokratik yönetim biçimleriyle bağdaşmamaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal yapısı, sınıfsal yapısıyla uyumlu hale getiriliyor. Amerikan toplumunun en temel özelliği, sarsıcı düzeydeki toplumsal eşitsizliktir. Amerikan gerçekliği üzerine yapılan ama bu konuyu es geçen herhangi bir ciddi tartışma, antik Roma siyaseti üzerine yapılan ve kölelikten hiç bahsetmeyen bir tartışma kadar entelektüel açıdan değersiz ve siyasi açıdan sahtekârdır. Oligarşi terimi, retorik bir süsleme olarak kullanılmamaktadır. Bu terim, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muazzam servet ve güç yoğunlaşmasını uygun bir şekilde tarif etmektedir.
3 Kasım’da, insani yardım kuruluşu Oxfam, “Eşitsizlik: Yeni Bir Amerikan Oligarşisinin Yükselişi ve İhtiyacımız Olan Gündem” başlıklı bir rapor yayımladı. Raporun en önemli bulguları arasında şunlar yer almaktadır:
- ABD’deki en zengin yüzde 0,1’lik kesim, varlıkların yüzde 12,6’sına ve borsa değerinin yüzde 24’üne sahiptir.
- 1989 ile 2022 yılları arasında, tepedeki yüzde 1’lik dilimde yer alan bir ABD hanehalkı, medyan hanehalkından 101 kat, yüzde 20’lik dilimde yer alan bir hanehalkından ise 987 kat daha fazla servet kazanmıştır.
- ABD nüfusunun yüzde 40’ından fazlası (çocukların yüzde 48,9’u dahil) yoksul veya düşük gelirli olarak kabul edilmektedir.
Oxfam raporunda şöyle deniyor:
Sadece geçen yıl, en zengin 10 milyarder 698 milyar dolar daha zenginleşti. 2020’den bu yana enflasyona göre düzeltilmiş servetleri yüzde 526 arttı. En zengin yüzde 0,0001’lik [milyonda 1’lik] kesim, aşırı eşitsizliğin hâkim olduğu ABD tarihinin Yaldızlı Çağ döneminden daha fazla servet payına sahiptir. ... En zengin yüzde 1, borsanın yarısına [%49,9] sahipken, ABD’nin en alttaki yarısı borsanın sadece %1’ine sahip.
Rapor, Amerikan işçi sınıfının büyük çoğunluğunun ülkenin servetine iştirak ettiği iddiasını ifşa ediyor. Raporda şöyle yazıyor:
ABD’nin olağanüstü müreffeh bir toplum olduğu düşüncesine rağmen, uluslararası karşılaştırmalar farklı bir gerçeği ortaya koymaktadır. OECD’nin en büyük 10 ekonomisine bakıldığında, ABD göreceli yoksulluk oranı en yüksek, çocuk yoksulluğu ve bebek ölüm oranı en yüksek ikinci, yaşam beklentisi ise en düşük ikinci ülkedir.
Bu kötü sonuçlar şaşırtıcı görünebilir ancak ülkenin sosyal politika konusundaki istisnai konumuyla tutarlılar. Aynı grup ülkeleri içinde ABD, işsizlik yardımlarının cömertliği açısından son sırada, çocuklu aileler için kamu harcamaları açısından sondan ikinci, genel kamu sosyal harcamaları açısından 10 ülke arasında yedinci ve yoksulluktan çıkmak için gereken çalışma saatleri açısından birinci sırada yer almaktadır. ABD’nin vergi ve transfer sistemi, en büyük 10 OECD ekonomisi arasında, eşitsizliği azaltma bakımından sondan ikinci sırada yer almaktadır.
Zenginliğin aşırı yoğunlaşması, oligarşik siyasi iktidardan ayrı düşünülemez. Trump’ın kabinesi ve atadığı üst düzey yetkililer, toplamda 60 milyar doları aşan bir net servete sahipler. Atadığı en zengin 25 kişiden 16’sı, 341 milyonluk bir ülkede 813 milyarder arasında yer alıyor ve bu da onları en üst yüzde 0,0001’lik dilime sokuyor. Bu sembolik bir temsil değildir. Bu, oligarşinin doğrudan yönetimidir.
Her egemen sınıfın, yok olmaya doğru giderken giderek daha agresif hale gelmesi karakteristik bir özelliğidir. Sistemi ne kadar irrasyonel hale gelirse, onu meşrulaştırma çabaları da o kadar şiddetli olur. Bunun bir benzeri, Fransız Devrimi’nden önceki on yıllarda görülebilir. Soylular, kaybettikleri ayrıcalıkları yeniden kazanmak ve tehdit altındaki imtiyazlarını savunmak için, yöntemlerinde giderek daha aşırı ve uzlaşmaz hale geldiler. 1760’lardan 1789’a kadar süren aristokratik saldırı, savunmacı bir tepki değil, feodal ayrıcalıkların tarihsel olarak aşınmasını tersine çevirmek için yapılan saldırgan bir girişimdi. Aristokrasi nihai çöküşünü hissettikçe, çaresizliği keyfi iktidarın giderek daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkmasıyla kendini gösterdi. Bu süreç, Temmuz 1789’da devrimin patlak vermesiyle doruğa ulaştı.
1861-65 İkinci Amerikan Devrimi’nden önceki on yıllarda, Güney’deki köle sahipleri köleliğe karşı her türlü muhalefeti yasa dışı hale getirmeye ve yok etmeye çalıştılar. 1850 tarihli Kaçak Köle Yasası, bugün ICE ajanlarının göçmenlere karşı operasyonlarına benzer şekilde, federal ajanlara kuzeye kaçan köleleri yakalama ve sahiplerine iade etme yetkisi verdi. 1857’de, köleci güçlerin kontrolündeki Yüksek Mahkeme, kölelerin sadece mülk olduğunu ve vatandaşlar ve insanlar için geçerli olan yasalarla korunmadıklarını ilan etti.
Sonunda, Abraham Lincoln’ın başkan seçilmesini kabul etmeyen Güney’in tiranları, Nisan 1861’de Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı bir isyan başlattılar. Amerika Konfederasyon Devletleri, köleliği medeniyetin temeli ilan etti. İsyanı bastırmak ve köleliği kaldırmak için 700 binden fazla insanın hayatına mal olan kanlı bir iç savaş gerekti.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde de benzer bir siyasi tepki ve tarihsel gerileme süreci yaşanıyor. Oligarşik iktidarın sergilediği güç, kapitalist yönetimi en azından “halkın rızası” görünümüyle destekleyen demokratik meşruiyet biçimlerine karşı giderek daha küstahlaşıp düşmanlaşıyor. Köleliğin mirasını yücelten Trump, kamuya açık yerlerden ve askeri üslerden kaldırılan Konfederasyon askeri liderlerinin heykellerinin yeniden dikilmesini emretti. Konfederasyon yanlısı ırkçıların eski savaş sloganı olan “Güney yeniden yükselecek” ABD hükümetinin politikası haline geldi.
Eylül başında Beyaz Saray’da sahnelenen gösteriyi düşünün: Microsoft’tan Bill Gates, Apple’dan Tim Cook, Open AI’dan Sam Altman, Google’dan Sergei Brin, Meta’dan Mark Zuckerberg ile başka milyarderler ve şirket yöneticileri, teknoloji oligarşisinin neredeyse tüm liderleri başkanlık konağında geçit töreni yaptılar. Onların varlığı, resmi hükümet otoritesinin finans-şirket gücüne tamamen tabi olduğunu gösteriyordu. Bu gözlerden uzak bir toplantı değildi. Adeta aleni bir taç giyme töreniydi. Amerika Birleşik Devletleri başkanı, asalak bir oligarşinin en kaba temsilcisi olarak işlev görmektedir. Ve çok geçmeden daha da olağanüstü bir gösteri oldu: Trump ve çok sayıda milyarder ve şirket yöneticisi, İngiltere Kralı ile Windsor Kalesi’nde akşam yemeğinde bir araya geldiler.
Onların sahip olduğu servetin boyutunu anlamak açısından, masadaki en zengin iki düzine kişinin toplam kişisel serveti 274 milyar dolardı. Kişi başına ortalama 11,4 milyar dolarlık bu rakam, ortalama bir Britanya vatandaşının servetinin 67 bin katından fazladır. Bu kişiler, toplam piyasa değeri 17,7 trilyon dolar olan şirketleri temsil ediyordu; bu rakam, Birleşik Krallık’ta kayıtlı tüm halka açık şirketlerin toplam değerinden daha fazladır.
Kraliyet ailesi, konuklarının standartlarına göre fakir sayılır: bu iki düzine kişinin kişisel servetinin yüzde birinden azına sahiptir. Ama kraliyet ailesinin ortama getirdiği şey, yeni finans ve şirket aristokrasisinin son derece çekici bulduğu, miras alınan ayrıcalıkların uzun tarihi, yüzyıllara dayanan bir yönetim ve lüks geleneğidir.
Bu arada, Amerika topraklarında Trump, tüm tarihsel emsalleri aşan bir oligarşik iktidar anıtı inşa ediyor. Başkanın ikamet ettiği ve başlıca tören mekânı olarak hizmet veren merkezi bina, yani Beyaz Saray’ın tüm yürütme konutu yaklaşık 4.600 metre kare alana sahiptir. Milyarder bağışçılar ve büyük şirketler tarafından finanse edilen Trump’ın yeni balo salonu ise 8.300 metre kare alana yayılacak ki bu, Beyaz Saray’ın kendisinin neredeyse iki katı büyüklüğünde. Beyaz Saray bir saraya dönüştürülüyor. Bu, Potomac Nehri kıyısında bir Versay Sarayı’nın inşa edilmesidir, küstahça bir oligarşik üstünlük iddiasıdır. Eski konut da yenileniyor. Trump, bir zamanlar Lincoln’ın kullandığı, yeniden dekore edilmiş bir banyonun fotoğraflarını gururla paylaştı. Artık altın bir klozet kapağı var ve Trump, yeni suçlar planlarken bu klozette oturabilir.
Bir bütün olarak ele alındığında, Trump yönetiminin icraatları, geniş üretim kapasitesi, ileri teknoloji, anlık küresel iletişim ve dünya ekonomisine entegre olmuş milyarlarca işçinin örgütsel potansiyeli ile karakterize edilen modern bir kitle toplumuna, hiyerarşik, otoriter, açıkça anti-demokratik olan arkaik yönetim biçimlerini dayatma girişimidir. Bu anakronizm, yani eski despotik oligarşi biçimlerinin dünya ekonomisinin teknolojik ve üretken aygıtlarıyla birleşmesi, olağanüstü yoğunlukta çelişkiler yaratmaktadır.
Siyasetteki gelişmekte olan karşıdevrim, kaçınılmaz olarak, düşünce alanındaki karşıdevrimle meşrulaştırılmaktadır.
“Karanlık Aydınlanma”, şirketlere dayanan bir monarşiyi açıkça savunmasıyla, çağdaş teknolojik akılcılık diline bürünmüş despotizme geri dönüş için felsefi bir gerekçe sunma girişimidir. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile sayısız diğer faşist politikacının sponsoru olan PayPal kurucusu Peter Thiel, 2009 yılında şöyle yazmıştır: “En önemlisi, artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum.” Karanlık Aydınlanma’nın bir başka önde gelen “filozof”u Curtis Yarvin, hükümetin bir şirket gibi yapılandırılmasını ve CEO-monarşinin mutlak otoriteye sahip olmasını önermiştir.
Sınırsız açgözlülük ve iktidar hırsı ile hareket eden manik bireylerin iğrenç ve akıldışı eylemlerine mi tanık oluyoruz sadece? Yoksa bu olguların, kapitalist birikimin içsel yasalarında kök salmış daha derin, nesnel bir temeli mi var?
Bu sorunun doğru cevabı çok önemlidir, çünkü kapitalizmin ahlaki öfkeye dayanan bir eleştirisi, bu öfke ne kadar haklı olursa olsun, kapitalizme karşı devrimci bir mücadelenin temelini oluşturamaz. Gazze’deki soykırıma karşı sayısız kitlesel gösteri düzenlendi ancak bu gösterilerde tamamen eksik olan şey, soykırım ile mevcut kapitalist-emperyalist sistem arasındaki ilişkinin bilimsel bir anlayışına dayanan gerçekçi bir siyasi perspektif ve programdı. Böyle bir analizin yokluğunda, protestolar İsrail’in destekçileri ve savunucuları olan emperyalist hükümetlere ve şirketlere soykırıma verdikleri desteği çekmeleri çağrısı haline geldi.
12 Kasım’da Wall Street Journal’da yayımlanan bir makale, bu tür çağrıların boşuna olduğunu ortaya koyuyor. “Gazze Savaşı ABD Şirketlerine Büyük İşler Sağladı” başlıklı makalede şöyle deniyor:
Bu çatışma, ABD’den İsrail’e eşi görülmemiş bir silah akışını tetikledi ve bu akış devam ederek Boeing, Northrop Grumman ve Caterpillar gibi büyük ABD şirketlerine önemli bir iş hacmi yarattı.
Wall Street Journal’ın Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına dayanan analizine göre, Ekim 2023’ten bu yana ABD’nin İsrail’e silah satışları hızla arttı ve Washington bu süre zarfında İsrail ordusuna 32 milyar dolar tutarında silah, mühimmat ve benzeri teçhizat satışını onayladı.
Ahlaki öfke, siyasi eylemler için etkili bir yön sağlamaz. Aksine, egemen sınıfa yönelik ahlaki çağrılar genellikle hayal kırıklığı, karamsarlık ve moral bozukluğuna yol açar. Dahası, gerçek bir devrimci perspektif için en az bunun kadar ölümcül olan bir başka sonuç da egemen seçkinlerin gücünün büyük ölçüde abartılmasıdır. Kapitalist sisteme içkin olan ve devrimci bir patlamanın koşullarını yaratan çelişkiler görülmez. Ve en büyük hata olarak, kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfının merkezi rolü görmezden gelinir, hatta reddedilir.
Egemen sınıfın suçları ve vahşeti, sadece kötü karakter belirtileri değildir; bunlar, bir sistemin kendi iç çelişkilerini aşmak için verdiği umutsuz mücadelenin yansımasıdır. Oligarşinin şiddeti, gücü ele geçirme konusundaki küstahlığı, otoriter rejime doğru gidişi — bunların hepsi bizzat kapitalist üretim tarzının ölümcül krizini ifade eder.
Son yıllarda, “finansallaşma” kelimesi, ABD ve dünya kapitalist ekonomisinin yapısında meydana gelen asli bir değişimi tanımlamak için yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bu kelime, kâr ve servet yaratmanın üretim sürecinden giderek daha fazla kopmasını ifade eder. Şirketler, kârlarının büyük bir kısmını finansal işlemler, yani menkul kıymet alım satımı, kredi verme ve her türlü spekülatif yatırım yoluyla elde etmektedir. Finansallaşmanın başlıca özellikleri arasında, gerçek üretici ekonomiye göre bankaların ve kurumsal yatırımcıların büyümesi, karmaşık finansal araçların (türevler, menkul kıymetleştirilmiş krediler vb.) yaygınlaşması ve kredi ve borcun büyük ölçüde artması sayılabilir.
Finansallaşma süreciyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olan şey, hayali sermayenin, yani mevcut üretken ekonomi ile orantısız veya ondan bağımsız olan gelecekteki servete ilişkin hak iddialarının muazzam büyümesidir. Bir hisse senedi, üretimde henüz gerçekleşmemiş ve belki de asla gerçekleşmeyecek olan gelecekteki kârlar üzerindeki bir hak iddiasıdır. 2000 ile 2020 yılları arasında, reel ekonomide yapılan her bir dolarlık net yeni yatırım için, yaklaşık dört dolarlık finansal borç yaratılmıştır. Böylece, finansallaşma süreci ve hayali sermayenin büyümesi, zamanla yatırımcıların sürekli artan varlık değerlerine güvendikleri bir saadet zincirine giderek daha fazla benzeyen bir ekonomi yaratmaktadır. Bir şirketin varlıklarının borsa değerlemesinin, mal ve hizmetlerin üretimi ve satışına dayalı gerçek kazançlarla herhangi bir ilişkisi olup olmadığına çok az dikkat edilmektedir.
Sistemik olarak, bu durum hayali bir zenginlik dünyası yaratmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin toplam gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık 30 trilyon dolar ile 30,5 trilyon dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ancak, ABD’de borsaya kote olan şirketlerin toplam piyasa değeri, bu yılın ekim ayı itibarıyla yaklaşık 69–71 trilyon dolar arasına ulaşmıştır. Dolayısıyla, halka açık tüm ABD hisse senetlerinin toplam değeri, ABD’nin yıllık ekonomik üretiminin iki katından fazladır.
Bu, borsa ile ABD ekonomisi arasındaki ilişkinin tarihsel bir tersine dönüşüdür. 1971 yılında, borsaya kayıtlı şirketlerin toplam piyasa değeri GSYİH’nın yaklaşık yüzde 80’ine eşitti, yani bugünkü değerinin yaklaşık dörtte biri kadardı. Bu, son 50 yılda finansal varlıkların değerinin, temeli oluşturan mal ve hizmet üretiminden çok daha hızlı arttığı anlamına gelir. Finansal servet ve spekülatif sermaye, reel ekonomiden kopmuştur.
Bu sürdürülemez ilişki, sadece ekonomik olarak sürdürülemez olmakla kalmaz, ya da Alan Greenspan’ın ünlü ifadesini kullanırsak, “irrasyonel coşku”nun bir işareti değildir bu. Bu, ABD kapitalizminin tarihsel gerilemesinin bir tezahürüdür.
Aslında, tarihsel bağlamında incelendiğinde, 1971 yılı Amerikan kapitalizminin ekonomik gidişatında asli bir dönüm noktası olmuştur.
Ağustos 1971’de Başkan Richard Nixon, 1944 Bretton Woods ekonomi konferansında belirlenen ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalist ekonomisinin yeniden istikrar kazanması ve büyümesinin temeli olan, ons başına 35 dolarlık altın-dolar konvertibilitesini sona erdirdi. Doların altına çevrilebilirliğinin temeli, Amerikan kapitalizminin ezici üretim gücü ve baskın rolüydü. ABD’nin devasa ticaret ve ödemeler dengesi fazlası, yabancı ülkelerin elinde bulunan dolarları altınla geri ödeme taahhüdünün temelini oluşturuyordu.
Ancak 1950’ler ve 1960’larda, Avrupa ve Japonya savaşın yıkıma uğrattığı ekonomilerini yeniden inşa ederken, Amerika Birleşik Devletleri’nin hakimiyeti giderek azaldı. Ticaret fazlası giderek azalırken, doların altınla değiştirilebilirliği taahhüdü giderek uygulanamaz hale geldi. Doların değer kaybetmesinden ve altın rezervlerinin tükenmesinden korkan Nixon, 1944’te Bretton Woods’ta varılan anlaşmaları reddetti.
Bu karar, küresel ekonomide şok dalgaları yarattı. Dolar cinsinden ölçülen petrol fiyatı dört katına çıktı. Dolar, son yarım yüzyıldır devam eden büyük bir devalüasyon sürecine girdi.
Altının onsa başına değerinin 1971’deki 35 dolardan bugün 4000 doların üzerine çıkması, ABD dolarının gerçek değerindeki uzun vadeli çöküşün de facto ve nesnel bir ölçütüdür. Dolayısıyla, yüz kattan fazla artış, altının içsel olarak “daha değerli” hale geldiğinin değil, doların satın alma gücünü ve güvenilirliğini kaybettiğinin bir ifadesidir.
Altını, on yıllar boyunca genel fiyat seviyesinin bir göstergesi olarak kabul edersek, yüz kat artış, doların gerçek değerinde yaklaşık yüzde 99’luk bir erozyonu ifade eder. Bretton Woods sisteminin sona ermesinden bu yana enflasyonun, parasal genişlemenin ve sürekli borcun parasallaştırılmasının kümülatif etkisini bu kadar net bir şekilde gösteren çok az gösterge vardır.
ABD’nin küresel ekonomik konumunun bir göstergesi olduğu için, dolar-altın dönüştürülebilirliğinin sona ermesi bir krizin tezahürüydü. Bununla birlikte, bu kararın bir sonucu olarak, borç ve açıkların birikmesine yönelik ekonomik açıdan rasyonel kısıtlamalar kaldırıldı. Amerika Birleşik Devletleri, dolar basarak borçlarını ve açıklarını karşılayabilirdi.
1971’den bu yana ABD, krediyi genişleterek ve son yıllarda benzeri görülmemiş bir parasal genişleme yoluyla açıklarını finanse etmiştir. 1971’de 400 milyar dolardan bugün 38 trilyon dolara çıkan federal borcun patlayıcı şekilde büyümesi, doların dönüştürülebilirlikten ziyade dolar varlıklarına yönelik küresel talep tarafından desteklendiğini ortaya koymaktadır. Bu talep şu anda gözle görülür bir baskı altındadır.
Altın fiyatı, ABD para politikasının güvenilirliği konusunda uluslararası bir referandum işlevi görmektedir. 35 dolardan 4.000 dolara yükseliş, doların değer kaybına karşı yaygın ve uzun vadeli bir korunma eğilimini yansıtmaktadır. Doların küresel rezervlerdeki payındaki düşüş, merkez bankalarının altına yönelmesi ve dolar dışı ticaret anlaşmalarının artması, bu eğilimle uyumludur.
Böylesine çarpıcı bir yeniden değerleme yalnızca enflasyon anlamına gelmez; doların değer temelinde tarihi bir parçalanma olduğu anlamına gelir. Bu, şu anda ABD hegemonyasının daha geniş çaplı gerilemesine yön veren aynı temel çelişkileri –kalıcı ticaret açıkları, sanayisizleşme, borç bağımlılığı, finansallaşma– ortaya koymaktadır.
Doların gerileyişi salt parasal bir olgu değildir. Son elli yılda, ABD’nin ekonomik ve jeopolitik hegemonyasının aşınması, kümülatif ve sistemik bir karakter kazanmıştır. Bunun en belirgin göstergesi, ülkenin dış finansal pozisyonunun çöküşüdür. 1990’ların başından bu yana, ABD kesintisiz ve giderek genişleyen ticaret açıkları kaydetmiştir; 1990’da yaklaşık 100 milyar dolar olan yıllık emtia açığı, şu anda 1 trilyon doları aşmaktadır. Bu kronik dengesizlik, ülkenin sanayi tabanının boşalmasını ve tüketim ve varlık balonlarını sürdürmek için küresel finansal akışlara bağımlılığını ifade etmektedir. 1980’lerin başında hâlâ pozitif olan ABD’nin Net Uluslararası Yatırım Pozisyonu, 18 trilyon dolardan fazla bir düşüşle dünya tarihinin en büyük borçlu pozisyonuna gerilemiştir.
Amerika Birleşik Devletleri borç batağında boğuluyor. Elli yıl önce, 1975’te, Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve finansallaşma sürecinin başlangıcında, ulusal borç 533 milyar dolardı. 1985’te bu rakam üç katına çıkarak 1,8 trilyon dolara ulaştı. 2005’te ulusal borç 7,9 trilyon dolar oldu. 2008 krizinin ardından Merkez Bankası’nın (Fed) Wall Street’i kurtarmasıyla ulusal borç patlama yaptı. 2015 yılına gelindiğinde 18,1 trilyon dolara ulaşmıştı. 2020 yılında, Wall Street’in bir kez daha kurtarılmasının ardından borç 27 trilyon dolara çıktı. 2025 itibariyle ulusal borç 38 trilyon dolar seviyesindedir.
Yarım asırda ulusal borç yaklaşık yüzde 6.000 arttı. Aynı dönemde GSYİH ise sadece yüzde 1.321 arttı. Bu, ulusal borcun ABD’nin ürettiği tüm nihai mal ve hizmetlerin toplam piyasa değerinden beş kat daha fazla arttığı anlamına geliyor.
Daha kısa bir zaman dilimini ele alırsak, 2000’den 2025’e kadar geçen çeyrek asırda, GSYİH yaklaşık yüzde 187 büyürken, ulusal borç yüzde 566 büyüdü.
Şimdi bireysel borçlardaki artışı inceleyelim. 1975 yılında bireysel borçlar toplam 500 milyar dolardı. 2025 yılının üçüncü çeyreği itibarıyla, ipotek, kredi kartı borcu, araç kredisi, öğrenci kredisi ve ev kredisi dahil olmak üzere tüm bireysel borçların toplam büyüklüğü 18,59 trilyon dolara ulaştı! Bu, 36 katlık bir artış anlamına geliyor.
Aynı dönemde, Amerikalıların en alttaki yüzde 90’ının yıllık geliri durgunlaşmıştır. Amerikalıların ezici çoğunluğunun borcu, toplam hanehalkı servetinin yaklaşık üçte biridir. Borçların hanehalkı servetine oranı, nüfusun en alt yarısı için önemli ölçüde daha yüksektir. 2020 ile 2024 yılları arasında toplam 2,45 milyon Amerikalı iflas başvurusunda bulunmuştur. Eylül ayı itibarıyla 374.000 Amerikalı iflas başvurusunda bulunmuştur. Yıl sonuna kadar, 2025’teki toplam iflas sayısı 2024’teki sayıyı aşacaktır.
En son rakamlara göre, Amerikalıların yaklaşık yüzde 75’i “maaştan maaşa” yaşıyor. Bu, acil durumlar ortaya çıktığında bunları karşılayacak çok az paraları olduğu veya hiç paraları olmadığı anlamına geliyor. On milyonlarca Amerikalı yoksulluk sınırında yaşıyor.
Dickens’ın Fransız Devrimi’nin arifesindeki Fransa’yı “en iyi zamanlar... en kötü zamanlar” olarak ünlü tasviri, günümüz Amerika’sı ve hatta tüm dünya için geçerlidir. Çoğu Amerikalı çeşitli derecelerde ekonomik sıkıntı içinde yaşarken, çok küçük bir kesim modern çağda, hatta belki de dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir zenginlik düzeyine sahiptir. Mega milyarderlerin toplam serveti o kadar çok haber yapıldı ki, bu raporda tekrar ele almaya gerek yok. Elon Musk’ın 1 trilyon dolarlık maaş paketinin açıklanmasından sonra, Oracle’ın başkanı Larry Ellison’ın kişisel servetinin sadece bir günde 100 milyar dolar arttığını okumak hiç de şaşırtıcı değil!
Ancak vurgulanması gereken nokta, oligarkların astronomik ölçekteki servetlerinin, ABD ve küresel ekonominin finansallaşmasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğudur. Kişisel servetleri, bir hayali sermaye dağının üzerine inşa edilmiştir. Onlar mali asalaklığın vücut bulmuş halidir; servetlerini gerçek değer üretmekten değil, değer üzerindeki hak iddialarının şişirilmesinden elde ederler. Zenginliklerini varlık fiyatlarının şişirilmesi, kaldıraçlı işlemler, hisse senedi geri alımları, birleşme ve satın almalar, borç menkul kıymetleştirme, türevler ve arbitraj sayesinde elde etmişlerdir. Bu işlemlerin yasallığı ve başarısı, oligarkların satın aldığı ve rüşvet verdiği başkanlar, Kongre üyeleri, hakimler ve hükümet yöneticilerinin işbirliği ile sağlanmaktadır.
Servetleri kötü huylu ve sosyal açıdan suç teşkil eden bir nitelik taşımaktadır, çünkü servetlerini besleyen süreçler ve politikalar, milyarlarca insanın yoksullaşmasını gerektirmekle kalmamakta, pazarların ve kritik kaynakların kontrolü için bitmek bilmeyen savaşları ve ekolojik felaketleri de beraberinde getirmektedir.
Alıntıladığım istatistikler ki daha uzun bir liste sunulabilir, modern kapitalizmin sosyal açıdan geriye doğru giden, gerici ve suçlu niteliğinin tartışılmaz olgusal kanıtlarıdır. Ama şu soru halen yanıtlanmayı bekliyor: Bu olgular kapitalist sistemin tarihi bir arıza olduğunu mu gösteriyor? Ya da soruyu biraz farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, kapitalizme karşı yükselen kitlesel muhalefet sadece toplumsal eşitsizliğe öfkeli bir tepki mi, yoksa daha derin bir tarihsel anlamda, kapitalist sistem içindeki ekonomik çelişkilerin devrimci bir çözümünün siyaset alanındaki nesnel bir tezahürü mü?
Bu sorunun cevabı, günümüz ABD ve dünya ekonomisinin finansallaşması bağlamında, Marx’ın değer biçimi analizini ve kâr oranının düşüşü üzerine keşfini ve açıklamasını gözden geçirip etraflıca ele almayı gerektirir. Marx’ın Kapital’in birinci cildinde açıkladığı gibi, değer bir şey değildir. Daha çok, üretim sürecinde ifade bulan bir toplumsal ilişkidir.
Kapitalist sistemde değer, insan emeğinin kullanımı veya harcaması ile yaratılır. Kapitalist tarafından satın alınan emek gücünün kullanım değeri budur.
Kâr, kapitalist sınıfın emek gücünü satın alması dolayımıyla elde edilir ve bu emek gücünün kullanımı sırasında, işçinin kapitaliste emek gücünü satarak aldığı ücretten daha fazla değer üretilir.
Marx, emek sürecini analiz ederken sermayenin iki bileşenini tespit etmiştir: değişken sermaye, yani kapitalistin emek gücünü satın almak için ücretlere yatırdığı sermaye ve sabit sermaye, yani bir meta üretmek için gerekli hammadde, makine, alet ve binalar dahil olmak üzere, üretim sürecindeki insan dışı tüm girdiler.
Sabit sermaye kendi değerini ürüne aktarırken, değişken sermaye harcamaları emek gücünü satın alır ve bu emek gücünün kullanım değeri (yani canlı emek) yeni değer üretir, böylece artık değer (işçilerin üretimde yarattıkları ve kendilerine ücret olarak ödenen değeri aşan değer) ortaya çıkar ve kâr nihai olarak bu artık değerden elde edilir.
Marx, kâr oranını, değişken sermayenin ürettiği artık değerin, emek sürecinde kullanılan toplam sermayeye (değişken ve sabit sermaye) oranı olarak tanımlanır.
Üretici güçler büyüdükçe, sabit sermayenin değişken sermayeye oranı artar. Sonuç olarak kâr oranı düşer. Yasaların yön verdiği bu süreç, kapitalist sistemin doğasında var olan istikrarsızlık ve krizlerin kaynağıdır. Bununla birlikte, kapitalist sınıfın kâr oranındaki bu düşüşü telafi etmek için gösterdiği zorunlu çaba, artık değer üretiminde emek gücünün verimliliğini artırmayı amaçlayan teknolojik yeniliklerin itici gücüdür. Telafi edici faktörler arasında ticaretin genişlemesi, yeni “ucuz işgücü” kaynaklarının elde edilmesi ve daha önce incelediğimiz gibi, sabit ve değişken sermaye arasındaki temel oranın giderek daha elverişsiz hale gelmesine rağmen, kârları yapay olarak artırmak için kredi ve borca olan bağımlılığın artması da yer almaktadır.
Geçtiğimiz yıl boyunca Wall Street, Yapay Zekâ (AI) ve ilgili otomasyon teknolojilerine yönelik çılgın bir spekülatif yatırım furyasına girdi. Bu, her şirket CEO’sunun hayalinin gerçekleşmesi gibi görünüyor. İşgücü maliyetlerini önemli ölçüde düşürmenin bir yolu bulundu. Ve doğrusu, ABD’de ve uluslararası alanda şirketler, büyük çaplı işten çıkarmalar yapma sürecindeler.
Lojistikten otomotiv üretimine, havacılık ve uzaydan telekomünikasyona ve bankacılığa kadar çeşitli sektörlerdeki şirketler, daha önce istihdam sağlayan büro işleri, müşteri desteği, kodlama, finansal modelleme ve binlerce diğer işlevi ortadan kaldıran büyük çaplı AI sistemlerini uygulamaya koyuyor.
Birleşik Krallık’ta büyük şirketler, AI kaynaklı büyük çapta işten çıkarmalar yapılacağını duyurdu. BT, 2030 yılına kadar 55.000 kişiyi işten çıkarmayı planlıyor. Müşteri hizmetleri ve ağ yönetimi alanlarında yaklaşık 10.000 pozisyonun AI ve otomasyonla değiştirilmesi bekleniyor. Aviva, Direct Line’ı satın almasının ardından sigorta operasyonlarında 2.300 pozisyonu kaldırıyor. BP, 2025 yılı sonuna kadar ofis çalışanlarının yüzde 15’ini oluşturan 6.200 kişiyi işten çıkaracak. CEO Murray Auchincloss, maliyet azaltma çabalarının bir parçası olarak AI’nın verimlilik artışını gerekçe gösteriyor.
Aynı süreç Batı Avrupa’da da yaşanıyor. Almanya’da Siemens, endüstriyel otomasyon alanında 5.600 kişiyi işten çıkardı; Lufthansa, 4.000 idari pozisyonu kaldırdı; ZF Friedrichshafen otomasyonla bağlantılı olarak 7.600 ila 14.000 işi ortadan kaldırıyor; Telefónica ise AI bağlantılı yeniden yapılandırma kapsamında 6.000 ila 7.000 kişiyi işten çıkarma kararı aldı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Amazon 14.000 pozisyonu kaldırdı, UPS otomatik merkezler aracılığıyla 48.000 kişiyi işten çıkardı, Salesforce ise 4.000 müşteri hizmetleri çalışanını AI temsilcileriyle değiştirdi.
Ne var ki, tek tek şirketlerin kısa vadede elde ettikleri kârlılık artışları ne olursa olsun, artık değerin kaynağı olan insan emeğinin büyük ölçüde yerinden edilmesinin net etkisi, sabit sermaye ile değişken sermaye arasındaki oranın ilki lehine hızla artması ve dolayısıyla kâr oranının sistematik olarak düşmesidir.
Bu süreç, Marx’ın tespit ettiği kapitalizmin temel çelişkisini eşi görülmemiş bir düzeye kadar yoğunlaştırmaktadır. Artık değer, biriken sabit sermayeyi ayakta tutmak için gereken hızda genişleyemez. Tüm sistem giderek daha istikrarsız hale gelir. İflaslar, tasfiyeler, defter değerinin düşmesi ve sabit sermayenin yok edilmesi gibi yollarla sermayenin değerinin düşürülmesi (devalüasyonu), kârlılık krizine çaresizce verilen bir tepkidir.
AI’nın tetiklediği spekülatif çılgınlığın ortasında, bu yeni teknolojinin uygulanmasının toplumsal açıdan yıkıcı sonuçları hakkında endişeler dile getiriliyor. Profesör Michael Beckley, Foreign Affairs dergisinin son sayısında [Kasım/Aralık 2025] yayımlanan “The Stagnant Order” (Durgun Düzen) başlıklı makalesinde şöyle yazıyor:
Bazı tahminlere göre yapay zekâ, küresel üretimi yılda yüzde 30 oranında artıracak ancak çoğu ekonomist yıllık büyümeye sadece bir puanlık katkı sağlayacağını öngörüyor. AI dijital görevlerde üstünlük sağlıyor ama en zorlu işgücü darboğazları fiziksel ve sosyal alanlarda. Hastaneler daha hızlı taramalardan çok hemşirelere ihtiyaç duyuyor; restoranlar sipariş tabletlerinden çok aşçılara ihtiyaç duyuyor; avukatlar sadece dava özetlerini incelemekle kalmayıp hakimleri ikna etmek zorundalar. Robotlar gerçek dünya ortamlarında hâlâ beceriksizdir ve makine öğrenimi olasılıksal olduğu için hatalar kaçınılmazdır; bu nedenle insanlar genellikle işin içinde kalmak zorundadır. Bu sınırlamaları yansıtan McKinsey’in AI üzerine yaptığı küresel ankette, üretken AI kullanan şirketlerin yaklaşık yüzde 80’i bunun kârları üzerinde önemli bir etkisi olmadığını bildirmiştir.
AI geliştirilmeye devam etse bile, ekonomilerin yeni araçlar etrafında yeniden yapılanması gerektiğinden, önemli verimlilik artışlarının gelmesi onlarca yıl alabilir. Bu durum, günümüz ekonomileri için pek de rahatlatıcı değildir. Küresel büyüme, yirmi birinci yüzyılın ilk on yıllarında yüzde 4’ten bugün yüzde 3’e, gelişmiş ekonomilerde ise yüzde 1’e kadar gerilemiştir. 1950’lerde ve 1960’larda yıllık yüzde 3-4 arasında seyreden verimlilik artışı, sıfıra yakın bir seviyeye düşmüştür. Bu arada, küresel borç 15 yıl önce GSYİH’nin yüzde 200’üyken bugün yüzde 250’sine yükselmiş ve bazı gelişmiş ekonomilerde yüzde 300’ünü aşmıştır.
Profesör Beckley’in vardığı sonuçlar kasvetlidir:
Amerika Birleşik Devletleri haydut bir süper güç haline geliyor... “özgür dünyanın lideri” ifadesi Amerikalıların kulaklarına bile boş geliyor.
Ortaya çıkan şey, dünyayı paylaşan büyük güçlerin çok kutuplu bir konseri değil, 20. yüzyılın en kötü yönlerinin bir kısmının nakaratıdır: mücadele içindeki devletler silahlanır, kırılgan devletler çöker, demokrasiler içten içe çürür ve düzenin sözde garantörü dar görüşlü kendi çıkarlarına ricat eder.
AI, kapitalizmin kurtarıcısı olarak gelmiyor. Aksine, halihazırda var olan çelişkileri olağanüstü bir dereceye kadar büyütüyor. AI altyapısı için gereken devasa miktardaki sabit sermaye, artık değer üretmek için büyük ölçüde azaltılmış canlı emek tedariki ile karşı karşıya. Bu, kapitalizm içinde aşılabilecek bir çelişki değildir.
Bu açmazla yüz yüze gelen egemen sınıf, krize daha şiddetli süreçler aracılığıyla karşı koymaya çalışıyor: çalışma koşullarına yönelik saldırılar, sosyal programların kaldırılması, topluca sınır dışı etme programları, savaşlar, soykırım. Kendi iç çelişkileriyle köşeye sıkışan oligarşi, giderek büyüyen bir çaresizlikle saldırıyor. Amerikan şehirlerinin militarizasyonu, faşizmin desteklenmesi, Rusya ve Çin’e karşı savaşın teşvik edilmesi; bunlar akılcı politika seçimleri değildir. Bunlar, ölmekte olan bir sistemin çırpınışlarıdır.
Bu başkanın, yönetiminin ve mega milyarder şirket sponsorları ve müttefiklerinden oluşan çevresinin faaliyetlerini izlerken, sanki bir Scorsese filmi izliyormuşsunuz hissi uyanır. Geçtiğimiz pazartesi günü Trump, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman için akşam yemeği düzenletti. Suudi hükümdarın onuruna düzenlenen bu yemeğe, eylül ayında Beyaz Saray’daki resepsiyona katılan süper zenginlerin genişletilmiş bir listesi katıldı.
Bin Selman’ın, ABD’de yasal olarak daimî ikamet eden ve Washington Post gazetesinde çalışan yazar Cemal Kaşıkçı suikastının emrini vermesinden bu yana sadece yedi yıl geçti. Rejimin acımasız baskıcı yapısını ortaya koyan makaleleriyle veliaht prensi kızdıran gazeteci, korkunç bir sonla karşılaştı.
2 Ekim 2018’de Kaşıkçı, yaklaşan evliliği için ihtiyaç duyduğu belgeleri almak üzere İstanbul’daki Suudi konsolosluğuna girdi. Bin Selman, Kaşıkçı konsolosluğa girer girmez 15 kişilik bir Suudi suikast timini onu öldürmek üzere İstanbul’a göndermişti. Kapılar arkasından kapandıktan sonra Kaşıkçı yakalanıp boğuldu. Cesedi paramparça edildi. Türk soruşturmacılar, Kaşıkçı’nın vücut parçalarının hidroflorik asit ile eritilip atıldığına inanıyor. Kendisinden geriye hiçbir iz bulunamadı.
Kaşıkçı cinayetinde veliaht prensin rolü sorulduğunda Trump, bir mafya babası gibi “Olur böyle şeyler,” diye cevap verdi.
OLUR BÖYLE ŞEYLER!
Tony Soprano’nun siyasi muadili olan kaba bir gangsterin başkan seçilmesi, Amerikan egemen sınıfının kokuşmasına tanıklık etmektedir.
Bu konferansta, sosyalist devrimden başka ilerici bir temelde çözülemeyecek bir kriz yaratan nesnel koşullar ve süreçlere odaklandım. Amerikalıların büyük çoğunluğunun hızla kötüleşen yaşam koşulları, kapitalizme alternatif bir sistemin gerektiği duygusunu giderek büyütüyor. Bu duygu, dünya kapitalizminin finans kalesi olan New York şehrinin belediye başkanı olarak Zohran Mamdani’nin seçilmesiyle başlangıç niteliğinde ve siyaseten toy bir ifade bulmuştur.
Elbette Mamdani, “sosyalist” olduğunu inkâr etmekte hiç vakit kaybetmedi.
Seçilmesinden bu yana Mamdani, acınası bir “tıpatıp Corbyn” modunda, medyaya ve Wall Street’e seçim kampanyası sırasında söylediği hiçbir şeyin ciddiye alınmaması gerektiğini garanti ediyor ve hatta Trump’ın huzuruna kabul edilmeyi isteyerek bu süreçte kendini küçük düşürüyor. Dün, Oval Ofis’te düzenlenen basın toplantısında Mamdani, Trump’ın arkasında uslu bir izci gibi durdu ve Trump onunla oynarken onaylayarak başını salladı.
Bunda şaşırtıcı bir şey yok. Mamdani, yukarıda değindiğimiz Corbyn, Podemos’tan Iglesias, Syriza’dan Çipras, Boyun Eğmeyen Fransa’dan Mélenchon, DSA’dan Sanders ve Ocasio-Cortez ile sayısız benzerlerinin izlediği yolu takip ediyor. Mamdani’yi ihanet siyasetinde tüm öncüllerinden ayıran tek unsur, “solculuğunu” reddetme hızı ve grotesk utanmazlığıdır. Belediye başkanı olarak göreve başlamayı bile bekleyemedi.
4 Kasım’da Mamdani, seçimi kazandıktan sonra şunları ilan etmişti:
Sonuçta, Donald Trump tarafından ihanete uğrayan bir ulusa onu nasıl yenebileceğini gösterebilecek biri varsa, o da onu ortaya çıkaran şehirdir. Ve bir despotu korkutmanın bir yolu varsa, o da onun iktidarını pekiştirmesine olanak sağlayan koşulları ortadan kaldırmaktır.
Mamdani, seçim gecesi yaptığı tumturaklı demagojiden Beyaz Saray’a hac ziyaretine sadece birkaç gün içinde geçiş yaptı. Mamdani, hızla ve zahmetsizce, Trump’ın iktidarda kalmasını ve diktatörlük komplosunu uygulamaya koymasını sağlayan “koşullar”dan biri haline geldi.
Mamdani’nin kendini küçük düşürmesi sadece bir korkaklık örneği değildir. Bu, küçük burjuva sahte solculuğun tipik özelliği olan, kaba pragmatik siyasetin bir ifadesidir. Bu siyaset, kapitalizmin çelişkilerini ve onu krize, faşizme ve savaşa, işçi sınıfını ise devrime yönelten eğilimleri anlamaktan, hatta anlamaya çalışmaktan yoksundur.
Mamdani’nin ihaneti, zamanımızın temel sorununun devrimci önderlik krizi olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Uç noktada bir krizin varlığı, kapitalizmin yıkılmasını garanti etmez. Sosyalizm, nesnel yasaların işleyişinin basit bir ürünü değildir. Kâr oranının düşmesi, otomatik olarak kapitalist sistemin sonuna yol açmaz. Kriz ne kadar derin olursa, egemen sınıfın kendi sistemini kurtarma çabaları o kadar şiddetli ve acımasız olacaktır, medeniyetin yok olması pahasına bile olsa.
Sonuçta, kapitalizmin yıkılması, işçi sınıfının sosyalizm için bilinçli mücadelesine bağlıdır. Nesnel ekonomik süreçler, kapitalizmin yıkılması için hem gerekliliği hem de koşulları yaratır. Ancak sosyalist devrim, işçi sınıfının tarihsel sürece bilinçli müdahalesinin ürünüdür.
20. yüzyılın tarihi devrimci mücadelelerle damgalanmıştır. Bu mücadelelerin en önemli siyasi dersi, zaferin işçi sınıfına dayanan ve işçi sınıfı iktidarının demokratik organlarınca desteklenen Marksist bir siyasi partinin önderliğini gerektirdiğiydi. 1917 Ekim Devrimi’nin zaferinin temeli buydu. Bolşevik Devrimi’nin ardından işçi sınıfının uğradığı yenilgilerin başlıca nedeni, Stalinizmin ve sosyal demokrasinin ihanetleri nedeniyle, Marksist önderliğin yokluğuydu. Bu ihanetlerin doruk noktası, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıydı.
Bunu 30 yıllık siyasi kargaşa ve yönelim bozukluğu izledi. Ancak kapitalizmin çözülmemiş ve çözülemez çelişkileri, yeni bir devrimci mücadeleler dalgasını harekete geçiriyor. Bu süreçte, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki olaylar merkezi ve belirleyici bir rol oynayacaktır. 20. yüzyılın iki yıkıcı emperyalist dünya savaşının ardından, Avrupa ve dünya kapitalizmini istikrara kavuşturan ve kurtaran Amerikan kapitalizmiydi. Şimdi gelişmekte olan devrimci mücadelelerde bu rolü oynayamayacak.
Eskiden dünya kapitalizminin dengeleyicisi olan ülke, şimdi küresel istikrarsızlığın en büyük kaynağı haline gelmiştir. Dahası, sosyalizmin cazibesine karşı bağışık olduğu varsayılan, politik olarak en muhafazakâr işçi sınıfı, şimdi politik olarak radikalleşmektedir.
Amerika nereye gidiyor? Bu sorunun cevabı şudur: Sosyalizme.
İşçi sınıfının siyasi bilincinde olağanüstü bir ilerleme için gerekli koşullar artık mevcuttur. Yaşam koşullarına büyük bir tehdit oluşturan aynı teknolojik ilerleme, paradoksal olarak, devrimci bilincin gelişmesinde de güçlü bir silah olarak ortaya çıkacaktır.
Yapay zekânın engin pedagojik potansiyeli, bilimsel sosyalizmin devrimci perspektifleriyle birleştiğinde, eşi görülmemiş olanaklar sunmaktadır. İşçi sınıfının bilinci, kapitalist krizin nesnel koşullarının anlaşılması, işçi sınıfının iktidara gelme yolunun netleştirilmesi... Tüm bunlar, önceki nesillerin hayal bile edemeyeceği bir ölçekte yaygınlaştırılabilir.
Tıpkı 18. yüzyılda Diderot’nun Ansiklopedi’sinin, cehalet içinde tutulan kitlelere bilgiyi ulaştırarak Fransız Devrimi’ne katkıda bulunan bir aydınlanma aracı haline gelmesi gibi, yapay zekâ da —uygun şekilde geliştirilip demokratik olarak kontrol edildiğinde, devrimci Marksist-Troçkist parti tarafından kullanıldığında ve kapitalist kâr yerine işçi sınıfının hizmetine sunulduğunda— sosyalist bilinç ve kurtuluşun bir aracı haline gelebilir.
Dünya Sosyalist Web Sitesi bu potansiyeli uzun zamandır fark etmiştir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), AI ile temsil edilen teknolojik devrimin işçi sınıfı hareketinin amaçları için kullanılması gerektiğini anlamıştır. Ve büyük bir memnuniyetle, sosyalist bilinç ve uluslararası işçi sınıfının örgütsel kapasitesinin geliştirilmesi için devrimci bir yapay zekâ uygulaması olan Sosyalizm AI’yı yakında kullanıma sunacağımızı duyuruyorum.
Bu, ufak çaplı bir teknik proje değildir. En gelişmiş üretici güçlerin bilincin dönüşümüne uygulanması muazzam önem taşımaktadır. Bu, işçi sınıfının tarihsel görevini anlaması ve iktidarı ele geçirmesi için gereken teorik kaynakları, tarihsel analizi ve programatik netliği anında ve küresel olarak erişilebilir hale getirmektedir.
Yaşadığımız dünya, yamaçlarında medeniyetin anıtlarını inşa ettiği, kurumlarını kurduğu ve günlük yaşamını düzenlediği uyuyan bir volkan gibidir. Yanardağ uzun süre uykuda kalır. Ancak yüzeyin altında muazzam bir basınç birikir. Magma yükselir. Titreşimler şiddetlenir. Ve sonunda, feci bir güçle patlama gerçekleşir ve manzara tamamen değişir.
Volkan metaforu, bu sürecin sadece yıkıcı değil, aynı zamanda yaratıcı enerjisini de yansıtmaktadır. Bir volkanik patlama eski araziyi tahrip eder ama aynı zamanda yeni topraklar yaratır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde sınıf mücadelesinin patlaması, kapitalizmin çürümüş yapılarını yok edecek ama aynı zamanda yeni bir dünya olanağı yaratacaktır. Toplumsal baskıların derinliklerinden, herhangi bir ordu veya şirketten daha büyük bir güç doğacaktır: tüm zenginliği üreten ama kelimenin tam anlamıyla hiçbir şeye sahip olmayan bir sınıfın kolektif gücü. Bu güç, bilimsel sosyalizm ve nesnel gerçekliğin analizinin rehberliğinde bilinçli bir şekilde hareket ettiğinde, milliyet ve etnik köken bariyerlerini ortadan kaldıracak ve insanlığı ortak bir kurtuluş mücadelesinde birleştirecektir.
